Dynamic Drive DHTML Scripts- Ajax Tabs Content script
HİROŞİMA SEVGİLİM
HİROŞİMA, MON AMOUR

-Sen, hiçbir şey görmedin Hiroşima'da
-Herşeyi gördüm. Herşeyi. ..Müzeyi de...
Bir Fransız aktrist. Hiroşima üzerine bir film çekmek için Japonya'da. Bir Japon erkeği ile tanışıyor. Sevişiyorlar. İkisi de acılı... Biri savaşın sonlandırdığı aşkının acısını, diğeri savaşı sonlandıran atom bombasının, acısını unutmak peşinde.

Unutabilir miyiz acılarımızı'? Belleğinizin mezarına ne kadar acıyı gömebilirsiniz?
Bir müzede sergilenen yanmış, eğri büğrü bir demir parçasını ya da kömürleşmiş bir cesedi görmek ile bir insanın gözünüzün önünde yandığını ya da radyoaktivite etkisiyle bedenini kanserin nasıl kapladığını görmek aynı şeyler midir?
-Ne uzun sürmüştü ölmesi.. Üstüne yatmıştım.. Gövdesi yavaş yavaş soğudu altımda...
Sevgiliyi böyle yitirmek nasıl bir şey olmalı?
Peki, bütün bu yaşananlar neden? Savaşların mirası bunlar.
İkinci paylaşım savaşı biteli 60 yıl oldu. Acılan unutuldu mu? Hayır. Çünkü emperyalizm unutturmamak için elinden geleni ardına koymuyor. 20. yy. büyük savaşların yy.'ı oldu. 2l.yy. da, henüz bebekken, ağabeyinin kulvarında doludizgin koşmaya devam edeceğinin işaretlerini veriyor. Irak'ta, Filistin'de... Ve daha nereleri?..
Yaşanılan trajedilerden alınan acılı payları belleklerden silmeye çalışmak boşuna bir çaba.
-Dünyanın yarattığı bu güçlükleri düşünmemek gerekiyor bazan. Havasızlıktan boğuluruz böyle yapmazsak...
Ama bellekler insafsızdır. Iyi ki de böyledirler. Toplumsal bilinç, büyük coşkularla büyük trajedilerin üzerine inşa edilir. Sanatın en soylu görevi de budur:
Belleği diri tutmak.
Bazan bir damla gözyaşı binlerce zerreciğe bölünüverir, yayılır çevreye; bir çığlık büyüyerek yansır evrene... Aniden yanağımıza bir çiğ damlacığı gibi konuverir ya da uzaklardan, çok uzaklardan bir sızıntı gibi küçücük bir inleme geliverir ya kulağımıza; bilmeliyiz ki Hiroşimalı, Vietnamlı, Afgan, Filistinli, Iraklı ve daha kimbilir nereli bir çocuğun gözyaşıdır, çığlığıdır.

Erhan Gökgücü



HİROŞİMA SEVGİLİM; SAVAŞIN BİTMEYEN TRAVMASI

Hiroşima Sevgilim ya da özgün adıyla Hiroshirna Mon Amour Marguerite Duras'ın ünlü romanı Fransız Yeni Dalga akımının önde gelen isimlerinden Alain Resnais tarafından 1959 yılında filme çekilmişti. Bu hikaye o tarihten bu yana, özgün bir yapıt olarak değerini koruyor.
Hiroşima gerçeği ile bir aşk hikayesini birbirine paralel olarak veren Hiroşima Sevgilim'de bir yandan o toprakların yaşanan gerçeği öte yandan da bu travmanın nasıl ilgisiz insanları bile bulabildiği gösteriliyor.
Savaş sadece bir bölgede, bir ülkede yaşanmıyor. Yaşanan savaşların yansımaları, tepkileri bütün dünyayı sarabiliyor. Irak'a, Afganistan'a yapılan emperyalist müdahaleler, İstanbul'da, Londra'da, New York'ta başka başka şiddet eylemlerinin tetikleyicisi olabiliyor. Savaş karşısında suskun, tarafsız kalan toplumlar, bireyler bu savaşın sonuçlarını çok dolaylı bir biçimde de olsa kendi yaşamlarında görebiliyorlar. Dünya giderek küçülüyor ve bütün dünya bir bulaşıcı hastalık gibi savaşın ve şiddetin yaşandığı bir alana dönüveriyor. Savaşların bir kasırga gibi farklı biçimlerde ve adlarda da olsa dünyayı bir kasırga gibi sardığı böylesi bir dönemde Duras'ın ünlü başyapıtı Hiroşima Sevgilim, savaş üzerine bir kez daha düşünme fırsatı veriyor bize. İnsanlığın savaşları önlemesi bile yetmiyor. Savaşın yıllar süren yaralarını, travmalarını yok etmek de büyük bir çaba istiyor. Bundan 60 yıl önce Hiroşima'da patlayan bombanın yaralarını sarmak sadece bu gerçeği yaşayan Japonya'nın değil tüm insanlığın derdi aslında. Bomba bir yerde patlıyor, fiziksel acıları oradaki insanları buluyor ama travması bütün dünyayı ve insanlığı etkiliyor. Savaşın getirdiği km, düşmanlık, intikam gibi duyguları belleklerden silmek o kadar uzun zaman alıyor ki...
Sanatın ve tiyatronun görevi, savaşların olmayacağı barışın hüküm sürdüğü bir dünyaya ulaşmak için, yaşadığımız bu türden travmaları insani bir biçimde sahne üzerine taşımak ve bunların üzerinde bir kez daha düşünmeyi sağlamak olmalıdır.

Faruk Güvenç



Belleğimdeki Hiroşima...

"...Unutmak isteyip de unutamayanlar; mağlupların belleği! Yıkılanlar, itilenler, örselenenler, ezilenler, sürgün ruhlar, unutamayanlar! Oysa asıl ötekiler unutmamalı.
Herkes Her Şeyi Hatırlamalı ! (...)
Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, İrak öncesine dönemeyeceğiz... Maraş öncesine, 1 Mayıs 77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, "hayata dönüş operasyonu" öncesine dönmeyeceğiz! Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız. Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez intihara kalkışıp bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi karabasanlardan ve defalarca boğulmamış gibi çığlığımız, gözlerimizi ayırmadan günlerce bakmamışız gibi duvara... unutamayız... televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi..."

Unutmanın, unutmamanın, hatırlamanın, yeniden yeniden hatırlayarak unutuşa varmanın labirentleri arasında dolaşıyorum.

Bugün 6 Ağustos 2005... Tam 60 yıl önceydi... 6 Ağustos 1945 günü, saat 8:15'te Hiroşima'ya atom bombası atıldı. Bugünkü nükleer silahlarla karşılaştırıldığında "küçük" sayılacak bir bombaydı. Üç gün sonra da Nagazaki'ye... Savaşlara, saldırılara,
işgallere ve bombalara isim takmayı seviyor insanoğlu: İlk bombaya "Little Boy" (Küçük Oğlan), ikincisine "Fat Man" Şişman Adam" adını takmıştı Amerikalılar. "Barış için" diyorlardı. Sözüm ona, İkinci Dünya Savaşını bitirmek için, barışı sağlamak için atom bombasını atacaklardı. Oysa Almanya yenilmişti Japonlar teslim olmaya hazırdı.

Barış için Hiroşima'da 250 bin insan. Nagazaki'de 150 bin insan yok edildi. Barış için uranyum ve plütanyum taşıyan mantar biçimli, zehir taşıyan bulutlar... Barış için, o bulutlar insanları yaktı, kör etti, ana rahmindeki bebekleri sakat bıraktı... Barış için, o bulutu soluyanlar ve doğmamış çocuklan yıllar boyunca etkilerini en acımasız biçimde yaşadı.

Aradan 60 yıl geçti. Nükleer Silah tehdidi, günümüzde hala sürüyor... Güçlünün, güç gösterileri hala sürüyor... Aradan 60 yıl geçti, "Hiroşima", yayınlanan anılarla, belgelerle, hakkında yazılan kitaplarla, şiirlerle, filmlerle, tiyatro eserleriyle, belleğimize bir simge olarak yerleşti.

Marguerite Duras'nın yazdığı, Alain Resnais'nin ölümsüzleştirdiği "Hiroşima Sevgilim" filminde gördüm Hiroşima'yı. İki tutkulu insanın, bir kadınla bir erkeğin, her şeyi unutmak için, her şeyi en ufak ayrıntısına dek bir bir hatırlamalarına tanık oldum.

Hiroşimayı Bağdat'ta gördüm. Bağdat Hastanesinde yatan çocuklar uranyum yüklüydü. Körfez Savaşında ABD ve İngiltere, seyreltilmiş uranyum başlıklı füzeler kullanmıştı... Bağdatta'ki anormal bebeklerde, kanserden ölecek olan çocuklarda, başuçlarında mucize bekleyen analar da babalarda gördüm Hiroşimayı.
Aradan 60 yıl geçti... Nükleer Silah tehdidi, günümüzde hala sürüyor... Güç ve şiddet gösterileri hala sürüyor... Füzelerle ya da mayınlarla, tehditlerle ya da yalanlarla... Asıl görmesi gerekenler, hala hiçbir şey görmüyor...

Zeynep ORAL
6 Ağustos 2005- Cumhuriyet



yazan : marguerite duras
çeviren : cevat çapan
rejisör : erhan gökgücü
dekor - giysi : hakan dündar
ışık : osman koçak
reji asistanı : bahadır tunç
   
oyuncular

kadın - funda gökgücü

erkek - t.tolga tecer
 
koro

bahadır tunç

Harun güzel oğlu

f. murat Özdemir

edip tüfekçi

özgür gügül

başak demiral
 

sahne tekniği

murat ergenlioğlu

hüseyin göktaş

hasan akıcı