|
NAZIM’I RENGARENK BAHARLARLA SELAMLAMAK…
Ankara Ekin Tiyatrosu, bir yandan “Heccav Yahut
Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası” ile Anadolu
yollarına düşmüşken, öte yanda İzmir’de ayrı
bir kadroyla Haluk Işık’ın “Hasret”ini çalışıyor.
“Hasret” bu sezon üzerine titrediğimiz, önemsediğimiz
bir proje. Haluk Işık’ın kaleminden çıkan
“Hasret”i Semih Çelenk’in rejisiyle ve kalabalık bir
yaratıcı grubun desteğiyle size sunuyoruz. Üç şehirde
birden çalışılan bir oyun bu. Provaları İzmir’de sürerken
kimi teknik hazırlıkları İstanbul’da müziği de
Ankara’da hazırlanıyor…
Türkiye’deyiz.. Hep zorlu, sıkışık ve sarsıntılı bir
gündemin izini sürdüğümüz bu coğrafyada yaşamak,
bir fay hattının üzerinde yaşamak gibi. Böyle sıkışık
bir coğrafya “olmak ya da olmamak” gibi köklü
sorular soruyor insanlara.. Özellikle de aydınlara, sanatçılara…
Eğer ki hayatın içinde yoksanız… Tekel çadırlarında,
Tariş eylemlerinde, 1 Mayıslarda yoksanız, töre
cinayetlerini, yobazlığı, vatanın peşkeş çekilmesini,
emek - sermaye çelişkisini, vahşi kapitalizmi sahnenize,
filminize, şiirinize, öykünüze taşımıyorsanız bir
sabah ansızın bir kahvaltıda bulabilirsiniz kendinizi.
Çok fantastik, gerçekdışı hoşgeldin konuşmalarına, edebiyat, sinema tarihi değerlendirmelerine maruz
kalabilirsiniz. Konuşmanın sonunda da size “afiyet
olsun” derler. Meşruluğu ve meşhurluğu o kahvaltının
konuk listesinde bulabileceğini düşünen bir
edebiyatçı, yazar, şair için ne diyebiliriz ki? Devlet
nezninde sanata meşruiyet aranması ne acı. Sanatın
tek bir meşruiyet kaynağı vardır. O da okuru ya da
seyircisidir. Bunun dışında “yazar”, “ressam”, “sanatçı”,
“sinemacı”, “tiyatrocu” kimliklerinin tek
başına bir anlamı yoktur.
Evet coğrafyamız “olmak ya da olmamak” denli
çetrefil, çetin ve köklü sorular koyuyor sanatçıların
önüne. Kimimiz sektörün dişlileri arasında yüksek
ücretli köleliği seçiyor. “Sanat”ın eleştiren, yeren,
aydınlanmacı, devrimci, mücadeleci damarını asla
sahiplenmiyor, değişime, hayata, halka inanmamaya
başlıyor, kimimiz ise her ne olursa bu yanılsamalar
ve yalanlar çağında sanatımızı hayatın, insanın ve
doğanın hizmetine sunmayı, sahici hikayeler anlatmayı
bir sorumluluk bir yükümlülük sayıyor.
İktidarlar sanatı hep kendi fotograf karelerine sokmak
isterler. Bunun örneklerini hep gördük. Kimileri
alaturka konserlerde şarkıcılarla düetler yaptılar, kimileri
“sanatçı” tırnak işareti içindeki kimi şarkıcıları
devletin vip kapılarından geçirmeye çalıştılar. Bugün
ise bu büyük körleşme içinde ve sofra başında bir
fotoğraf çekilmeye çalışılıyor. Haber veriyoruz, bu
fotograf o fotograftaki sanatçıların sanatının öldüğünün
habercisidir.
Niye mi Nazım Hikmet?
Nazım hiçbir kahvaltı davetine icabet etmedi de
ondan…
Ankara Ekin Tiyatrosu Nazım Hikmet’i baharlarla
ve sizi Nazım Hikmet’le selamlıyor.
Faruk GÜVENÇ
OYUNU KAPAN YAPIP KRALIN VİCDANINI İÇİNE SIKIŞTIRMAK
Elimde bir metin: Hasret.
Nazım Hikmet ve hayatındaki üç kadın. Piraye, Münevver
ve Celile Hanım.. Yer: Bursa Cezavevi. Kafeste bir kanarya.
Hapiste bir şair…
Ne yapacağım peki? Belki de soruyu tersten sormak en
iyisi. Ne yapmayacağım?
İlk kararım şu: bu oyunu sahnelerken oyuncuları sahnede
Nazım’ın şiirlerini seslendiren megafonlar olarak görmeyeceğim.
Belgesel yapmak da değil niyetim. Peki ne yapacağım?
Aslolan Nazım’ın imge dünyasını sahnede yansıtabilmek.
Yıllar öncesinden öğrendiğim, çok ilgilendiğim Josef
Svoboda’nın bulduğu ve uyguladığı “polyekran” tekniği
geliyor aklıma. “Polyekran” sahnede farklı konumlarda
yerleştirilen perdelerin üzerinde yansıtılan makro dinamik
imgelerle oyuncuyu aynı kare içinde vareden bir sahneleme
biçimi… Evet… Nazım’ın imgelerini, şiirini yansıtmamız
için “polyekran” giderek iyi bir seçenek halini alıyor. Bunun
için bir polyekran metni yazmak gerekiyor. Bir dinamik
dekor senaryosu… Biz Abdullah Hoca, Atakan ve arkadaşımız
Serkan’ın profesyonel danışmanlığıyla perde tekniğini
çözmeye çalışırken, filmin görüntülerini de Yüksel Aksu’nun
denetiminde Ece Cantürk tek tek oluşturuyor.
Kemal Günüç’ün muhteşem senfonik müzikleri, Özlem’in
zekice ve yaratıcı giysi ve makyaj çözümleri , Emre’nin güzelim
afişi… Faruk’un eşgüdümü sağlayan, emekçi koşuşturmaları
ile Hasret sahnede can buluyor. Başka bir kararım ise
Nazım’ın kulaklarımızda kimi okumalarla yer etmiş ve bizi
şiire yabancılaştıran okuma ve söyleme biçimlerini kullanmamak.
Sahnede Hasret’i vareden oyuncularımız Tayfun Erarslan
ve Aslı Kılan ile Mehmet Avdan ile Serel Çapalı birlikte
karar veriyoruz buna ve ses, ritm, oyun arayışlarımızı bu doğrultuda
yapıyoruz…
Biz Nazım’ın şiiri ve duruşunu sahnede göstermeye çalışırken,
kimi şairler ve yazarlar Dolmabahçe’de kahvaltı
ediyorlar… Küresel Kapitalizm ve onun ülkemizdeki temsilcilerinin
edebiyatı, sanatı da yedeklerine almak için olmadık
şeffaf prompter numaralarına başvurdukları görülüyor.
Metin Erksan’dan Yılmaz Güney’den, Ece Ayhan’dan Oğuz
Atay’dan bahseden aşırı sağcı bir siyasetçi ve onu dinleyen
ülkenin ileri gelen edebiyatçıları, sanatçıları bize fantastik bir
bilim kurgu filmi gibi geliyor.
Shakespeare bundan 400 yıl önce Hamlet’e şöyle söyletiyordu:
“Oyunu bir kapan yapıp, kralın vicdanını sıkıştıracağım
içine…” Dolmabahçe kahvaltılarının eşliğinde işimizin,
sanatımızın anlamını, işlevini bir kez daha anlıyoruz..
Nazım’la birlikte…
Semih ÇELENK
ALKIŞLARIN GERÇEK SAHİPLERİNE...
"Hasret"i 12 yıl önce Ankara Ekin Tiyatrosu için
yazmıştım, sahnelenmiş ve bence pek zamansız biçimde,
nadasa kaldırılmıştı.
Sevgili tiyatro izleyicisi, önce kendinizi alkışlamalısınız.
Çünkü herkese ve herşeye rağmen, Ankara Ekin
Tiyatrosu dimdik ayaktaysa, yürüyüşünü onca çalkantıya
ve sarsılmaya rağmen sürdürüyorsa; benimsediğiniz,
paylaştığınız ve sahiplendiğiniz içindir. Yasaklamalar,
maddi ve manevi sıkıntılar, gidenler, kalanlar... Yani
koskoca 20 yıllık bir geçmiş, şimdi bizim için birer anıya,
gülümsemeye, elbette derse ve ibrete dönmüşse, öylece
yanıbaşımızdaysa... Evet, siz hep burada olduğunuz
içindir. Bizi, “asla yalnız yürümeyeceksiniz” gururu,
onuru ve sorumluluğuyla donattığınız içindir. Ankara
Ekin Tiyatrosu’nun tarihinde, oyunlarımla, hasbelkader
katkılarımla yer almaktan onur duyuyorum. Unutulmamalıdır
ki bu tiyatronun tarihi, onca çalkantısıyla Türkiye
yakın tarihinin, sanatsal anlamda en önemli yansımalarından
biridir ve hepimiz onun parçasıyız.
Dünya görüşü, duruşu, eylem ve niyetleriyle “ne
oldukları” ayan beyan ortada olanlar, Şair Baba’nın şiirlerinden
parçaları konuşma aralarına sıkıştırmaya, yaşarken
çektiği acılar üstünden nemalanmaya çalışıyor.
Yurtsever, insansever, barışsever, antikapitalist, antiemperyalist,
antifaşist duruşuyla, hayatın ve aşkın “Mavi
Gözlü Dev”ini uysallaştırmak, evcilleştirmek, sıradanlaştırmak,
bunlardan uzaklaştırmak kimin haddine? Bu
akıl ve algı tutulmasını, elbette hep birlikte aşacak, silip
süpüreceğiz.
12 yıl geçmiş demek... “Hasret” bugün yine
sahne ışıklarına kavuşmuşsa, kuşkusuz bu durum,
oyundan çok öznesinin, yani Nazım Hikmet’in sarsılmaz
kalıcılığından, sonsuza dek ülkesinin ve insanlığın
yanıbaşında duracak olmasındandır.
Bir “özel tiyatro”nun göze alamayacağı bir
yapım çılgınlığıyla, “Hasret” yeniden sahneye taşınıyor,
sizlerle paylaşılıyor. Tüm ekip adına, değerli bilim
ve sanat insanı yönetmenim, yol arkadaşım Semih
Çelenk’e “elinize, emeğinize sağlık” diyorum.
Şimdi “Gurbet”i yazmanın, büyük telaşı içinde çırpınmaktayım.
Faruk, ne kadar zamanım var sahi?
Haluk IŞIK
|
YAZAN
Haluk Işık
YÖNETEN
Semih Çelenk
FİLM
Yüksel Aksu
Ece Cantürk
IŞIK / GÖRSEL TASARIMI
Abdullah Uyan
Atakan Şatıroğlu
MÜZİK
Kemal GÜNÜÇ
GİYSİ TASARIMI
Özlem Altınbilek
KURGU
Faik Kartelli
|
* * * |
|
OYNAYANLAR
Tayfun Erarslan
Aslı Kılan
Mehmet Avdan
Serel Çapalı
|
|